BİR KEDİ HAYATI NASIL DEĞİŞTİRİR?
Her zamanki gibi sıradan bir gündü. Yemegimi yedim ve 20 metre ötedeki ahıra doğru gittim. Miti 2 yıldır yaptığı gibi
sokaklarımızı şenlendirmiş, 3 tane daha yavru kedi getirmişti dünyaya. Hepsi de sağlıklıydı ve ilk 2 hafta yanlarından uzak
kalmayı tercih etmiştim. O zamanlar sanırım 8.sınıftaydım. Okulum olarak benimsediğim yerden ayrılacak, ve kaderimin beni
nereye götüreceğini merak edercesine tüm anıları zihnimin en derin yerinde saklayarak hüzünlü bir şekilde ayrılacaktım.
Haliyle zamanım ergenlik zamanlarıydı ve ben de herkes gibi karışık duygular yaşamaya başlamıştım. Fakat o zamanlar pek
yakışıklı sayılmazdım. Açıkçası bununla da ilgilenmezdim. Günlerim zaten öyle sıkıntılı geçiyordu ki yaşıtlarım gülüp eğlenirken
ben düşüncelere dalardım. Keşke kafamdaki dünyada doğsaydım diye hayal kurardım. Ta ki o kediyle tanışana kadar.
Zaten
pek yapacak işim olmadığı için, gittim ahırda yavru kedilere bir göz attım. İlk başta benden kaçan bu küçük canlılar,
sonradan bana oldukça alışmışlardı. Birisi tamamen siyah, diğeri siyah, beyaz, turuncu ve diğeri ise patileri ve kuyruğu hariç
tamamen turuncuydu. Öyle fazla turuncu da değildi. Rengi nerden bakarsan bak daha hafif ve daha güzeldi. İlk başta çekinse
de sonradan sürekli yanımda dolaşmaya başladı bu meraklı kedi. "Ne yapıyor lan bu çocuk?" dercesine her hareketimi falan
takip ediyordu. Zaten şehirde yaşayan insanlara göre dağlık bir mekanda yaşadığımız için dışarı çıkar dolaşırdım. Ağaçlara
falan çıkarak meyve yer günümü geçirirdim. Sonradan şu an hala pişmanlık duyduğum bir şey yaptım. Bir gün okulda dayak
yedikten sonra (ki tamamen zayıf olduğum için arkadaşların keyfine vurduğu bir dayaktı...) sinirli ve üzgün bir şekilde eve
geldim. Sonra dış kapıyı açtığımda kedi sinirleneceğim bir şey yaptı. Ben de bi an kontrolü kaybedip kediyi kapının hemen
önündeki duvara attım. Gece bu yaptığım şeyden dolayı o kadar üzüldüm ki vicdan azabı denen şeyi en net orada tattım ilk
olarak. Sabaha kadar gözüme uyku girmedi kedinin acı miyavlamasının beynimde tekrar etmesi yüzünden. Günler günleri kovalarken yanıma yaklaşmayan
bu kedi sonradan beni affedercesine yakınlaşmaya, hatta beni anlarcasına tutarlı davranmaya başladı. Onunla tanışmamızın
ardından yaklaşık 6 ay kadar geçtiğinde bu kedi günün verdiği yorgunluğu yanıma gelip hemen alıyordu. O zamanlar tamamen
emin olmuştum; O artık benim bir dostum, canımdan bir parçaydı. Her sabah annem dış kapıyı açtığında gelir hemen yatağıma
atlardı. Başımı yalayıp kucağımda hırlardı. Her cumartesi pazar bunlara ilave olarak yatağı paylaşıp ben kalkana kadar beraber
uyurduk. Ben kalkınca o da uyanıp peşimden gelirdi. Yaklaşık bir yıl sonra birbirimizi anlarcasına konuşurduk. Ben konuşurken
o susardı o konuşurken ben. Rizede olduğumuzdan çaylığa da bizimle beraber gelirdi. Akşama kadar hem de. Ben bile
sıkılırken bu hayvanın sıkılmadan bizi beklemesi, ben yokken annemle akşama kadar beraber kalıp onu neşelendirmesi, her
dediğimize itaat etmesi artık bize normal gelmeye başlamıştı. Gerçi bazen içine insan kaçıp kaçmadığını merak ediyordum.
Sonra lise 3'ün sonunda, annem araba çarptığında bir kez ameliyat olan platinli kolunun tekrar ameliyat olması gerektiğini, bu yüzden
merkeze ablamın yanına gitmemiz gerektiğini söylediğinde yıkılmıştım. Çünkü en az beş ay orada kalacaktık ve ben artık
dostum, oğlum gibi gördüğüm kedimden, uşağum'dan ayrılmak istemiyordum. Kedi markoluğa soyunmuşken bile bizi
bırakmamıştı. Ama biz de onu oraya getiremezdik. Ablam zaten bildiğin kedi düşmanıydı. Bizim kediye terlik fırlattığında
tüm öfkemi kustuğum zamanlar gelmişti aklıma. Ama yapacak bişey yoktu. Ruh terapim, yoldaşım, hayat arkadaşımdan
ayrılmak zorunda kaldım. Son vedalaşmamızı hatırlıyorum da gitmeyelim diye yalvarıyordu resmen. Sonra bir lise dönemi
bittiğinde döndüm ama oğlum orada yoktu. Geri gelir diye düşündüm ama hiç olmadı. Bu da içimde kaldı resmen. O gün
bu gündür onun gibisini bulamadım. Muhtemelen bulamayacağım da. Umarım neredeyse veya hangi taraftaysa mutludur.
Hoşçakal... Sevgili dostum... Uşağum benim...
pek yapacak işim olmadığı için, gittim ahırda yavru kedilere bir göz attım. İlk başta benden kaçan bu küçük canlılar,
sonradan bana oldukça alışmışlardı. Birisi tamamen siyah, diğeri siyah, beyaz, turuncu ve diğeri ise patileri ve kuyruğu hariç
tamamen turuncuydu. Öyle fazla turuncu da değildi. Rengi nerden bakarsan bak daha hafif ve daha güzeldi. İlk başta çekinse
de sonradan sürekli yanımda dolaşmaya başladı bu meraklı kedi. "Ne yapıyor lan bu çocuk?" dercesine her hareketimi falan
takip ediyordu. Zaten şehirde yaşayan insanlara göre dağlık bir mekanda yaşadığımız için dışarı çıkar dolaşırdım. Ağaçlara
falan çıkarak meyve yer günümü geçirirdim. Sonradan şu an hala pişmanlık duyduğum bir şey yaptım. Bir gün okulda dayak
yedikten sonra (ki tamamen zayıf olduğum için arkadaşların keyfine vurduğu bir dayaktı...) sinirli ve üzgün bir şekilde eve
geldim. Sonra dış kapıyı açtığımda kedi sinirleneceğim bir şey yaptı. Ben de bi an kontrolü kaybedip kediyi kapının hemen
önündeki duvara attım. Gece bu yaptığım şeyden dolayı o kadar üzüldüm ki vicdan azabı denen şeyi en net orada tattım ilk
olarak. Sabaha kadar gözüme uyku girmedi kedinin acı miyavlamasının beynimde tekrar etmesi yüzünden. Günler günleri kovalarken yanıma yaklaşmayan
bu kedi sonradan beni affedercesine yakınlaşmaya, hatta beni anlarcasına tutarlı davranmaya başladı. Onunla tanışmamızın
ardından yaklaşık 6 ay kadar geçtiğinde bu kedi günün verdiği yorgunluğu yanıma gelip hemen alıyordu. O zamanlar tamamen
emin olmuştum; O artık benim bir dostum, canımdan bir parçaydı. Her sabah annem dış kapıyı açtığında gelir hemen yatağıma
atlardı. Başımı yalayıp kucağımda hırlardı. Her cumartesi pazar bunlara ilave olarak yatağı paylaşıp ben kalkana kadar beraber
uyurduk. Ben kalkınca o da uyanıp peşimden gelirdi. Yaklaşık bir yıl sonra birbirimizi anlarcasına konuşurduk. Ben konuşurken
o susardı o konuşurken ben. Rizede olduğumuzdan çaylığa da bizimle beraber gelirdi. Akşama kadar hem de. Ben bile
sıkılırken bu hayvanın sıkılmadan bizi beklemesi, ben yokken annemle akşama kadar beraber kalıp onu neşelendirmesi, her
dediğimize itaat etmesi artık bize normal gelmeye başlamıştı. Gerçi bazen içine insan kaçıp kaçmadığını merak ediyordum.
Sonra lise 3'ün sonunda, annem araba çarptığında bir kez ameliyat olan platinli kolunun tekrar ameliyat olması gerektiğini, bu yüzden
merkeze ablamın yanına gitmemiz gerektiğini söylediğinde yıkılmıştım. Çünkü en az beş ay orada kalacaktık ve ben artık
dostum, oğlum gibi gördüğüm kedimden, uşağum'dan ayrılmak istemiyordum. Kedi markoluğa soyunmuşken bile bizi
bırakmamıştı. Ama biz de onu oraya getiremezdik. Ablam zaten bildiğin kedi düşmanıydı. Bizim kediye terlik fırlattığında
tüm öfkemi kustuğum zamanlar gelmişti aklıma. Ama yapacak bişey yoktu. Ruh terapim, yoldaşım, hayat arkadaşımdan
ayrılmak zorunda kaldım. Son vedalaşmamızı hatırlıyorum da gitmeyelim diye yalvarıyordu resmen. Sonra bir lise dönemi
bittiğinde döndüm ama oğlum orada yoktu. Geri gelir diye düşündüm ama hiç olmadı. Bu da içimde kaldı resmen. O gün
bu gündür onun gibisini bulamadım. Muhtemelen bulamayacağım da. Umarım neredeyse veya hangi taraftaysa mutludur.
Hoşçakal... Sevgili dostum... Uşağum benim...
Yorum